Tebernüş Kireççi'ye SORU SOR

Bimarhane nedir?

Şifahane anlamında kullanılır. Ancak 17. yy.dan sonra Osmanlı'da tımarhane anlamına gelmeye başlamıştır.


Eğlencede büyük indirim! Oyunlar 1 TL! Esenyurt TİKİ Eğlence Dünyası!


Osmanlılarda hastaneler bimaristan (bimar=hasta), bimarhane, şifahane, darüşşifa gibi isimlerle anılırdı. Osmanlı Devleti’nde ilk hastane Yıldırım Bayezid döneminde Bursa’da yapılmıştır. Ardından fethedilen her bölgede mutlaka bir hastane yapılmaya başlanmıştır.

Bimarhane nedir?


16. yy.da sadece İstanbul’daki hastanelerin sayısının 110 olduğu tespit edilmiştir. 


Bimarhane, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat’ta, “hastane”, “tımarhane, deliler yurdu” olarak tanımlanır. Uzun asırlar boyunca bugünkü hastane terimini karşılayan “bimarhane” kelimesinin zaman içerisinde anlam kayması sonucu “tımarhane” gibi sadece akıl hastalarının bulundurulduğu yer anlamını kazandığı kabul edilmektedir.


İslam dünyasının en önemli hekimlerinden Haris b. Kelede’nin de tıp tahsilini yaptığı İran’daki Cündişapur hastane ve tıp okulunun “bimarhane “ adıyla anılmasını, bu deyimin erken dönemlerden itibaren Araplar arasında da benimsenmesine yol açtığı söylenebilir.


İLK BİMARHANE TESİSLERİ

Bimarhane nedir?



İlk İslam bimarhanesi Hendek savaşı sırasında seyyar savaş hastanesi olarak kurulmuştur. Savaşta yaralananların müdahalesinin yapıldığı bu bimarhanelerden sonra ilk tam teşekküllü hastane 707 yılında Emevi Halifesi Velid b. Abdulmelik tarafından yaptırılmıştır. Buraya hekimler tayin edilmiş ve maaş bağlatılmış, cüzamlıların ve akıl hastalarının tecrit ve tedavi edildiği odalar yaptırılmıştır. İslam ülkelerinde ilk defa akıl ve beden hastalıklarının tedavisine özgü hastaneler bu dönemde gelişmiştir.


847–861 yılları arasında Halife Mütevekkil Alellah döneminde Bağdat ile Vasıt arasındaki Deyrihizkıl’da akıl hastalarına özgü bimarhanelerin kurulduğundan söz edilir. Burasının sadece akıl hastalarının tedavisine tahsis edilmiş, döneminin en iyi hastanelerinden biri olduğu ve hatta 1400’lü yıllarda İspanya ve İngiltere’de kurulmuş olan psikiyatri hastanelerinden daha modern olduğu belirtilir.


IX. yüzyılda bimarhanelerde diğer hastaların yanı sıra akıl hastalarının da tedavi edildiğini gösteren en güzel örnek olarak 872 yılında Ahmet b. Tolun’un Mısır’da kurduğu kendi adıyla anılan bimarhanesini belirtmek gerekir. Bugün hala ayakta duran bimarhanede, hastaların özel hastane elbiseleriyle yattıkları, hekimler tarafından tedavi edildikleri, ilaç ve yemeklerinin önlerine getirildiği ve teknik imkânlar bir tarafa bırakılırsa, hasta bakım ve hizmetleri yönünden bugünkü modern hastanelerin vasıflarını taşıdığı bilinmektedir.


Selçuklular döneminde genel bimarhanelerden başka sadece akıl hastalarının tedavisiyle uğraşan birimler de kurulmuştur. Bunlardan en önemlileri Afyon dolaylarında Karacaahmet Tekkesi, Burdur yakınlarında Onacak’taki Melek Dede Türbesi’dir. Ayrıca Erzurum civarında şimdiki adı “Deli Baba” olan köyde akıl hastalarının tedavisiyle uğraşan tekkeler olduğu bilinmektedir. İspanya kralının elçisi Klavijo’nun günlüğünde, Semerkant’a giderken buradan geçtiği, buradaki dervişlerin hastalara telkin ve meşguliyet tedavisi ile şifa dağıttığını yazdığı görülmektedir.


OSMANLI DÖNEMİ’NDE BİMARHANELER


Bugüne kadar ulaşabilen İslam hastanelerinin çoğu Osmanlı’lara ait olanlardır. İmparatorluğun en parlak devrinde Mimar Sinan tarafından İstanbul’da inşa edilen, bugüne sağlam durumda ulaşan Haseki Hastanesi (1538–1550), Süleymaniye Külliyesi’ndeki şifahane ile tıp medresesi (1550–1557) ve Atik Valide Hastanesi (1583–1587) her türlü hastanın yanı sıra akıl hastalarının da tedavi edildiği ünlü Osmanlı hastaneleridir.


Osmanlı hastanelerinin en bariz mimari özelliği cami, medrese, imaret, tabhane, kervansaray, hamam, çarşı, çeşme ve benzerlerinden meydana gelen külliyelerin bir parçası olarak planlanmalarıdır. Bu külliyeler şehir içinde birer küçük şehir oluşturacak bir sosyal merkez gibi halkın her türlü sosyokültürel ve sağlıkla ilgili ihtiyaçlarını da karşılamaktaydı.


Osmanlı hastanelerinden Edirne’de bulunan II. Bayezid Darüşşifası yeni bir mimari eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hastanede diğer Selçuklu ve Osmanlı hastanelerinden farklı olarak mimari ağırlık camiye değil de hastane ve onun bitişiğinde yer alan tıp öğrenimine ayrılmış medreseye verilmiştir. Bu hastanede merkezi sistem mevcuttur; ortadaki büyük, diğer on ikisi küçük, on üç kubbe ile örtülü altı köşeli ana bina, hemen onun yanındaki küçük iç avlu etrafında gruplanmış, poliklinik ve idare binası olarak kullanılan kısım ile büyük avlu etrafına sarılmış saldırgan akıl hastalarına özel altı odalık tımarhane bölümü, mutfak ve çamaşırhanelerden oluşmaktadır.


Edirne II. Bayezid Bimarhanesi


Ana binada, ortası havuzlu ve üzeri büyük kubbe ile örtülü merkezi avlunun etrafında altısı kış, altısı yaz için tasarlanmış hasta mekânları sıralanmakta ve bunlardan girişin karşısındakinin müzik odası olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır: Bina müzikle tedavi için kusursuz bir akustik yapıya sahiptir. 10 kişiden oluşan musiki topluluğunun haftada 3 gün verdiği musiki konserleri yankılanmadan binanın her tarafından rahatlıkla dinlenebilir. 




Tedavide musikinin yanı sıra su sesi ve güzel kokudan da yararlanılmaktaydı. Şadırvandan fışkıran suların çıkardığı ses, tedavinin önemli bir kısmını oluşturmakta, hastayı huzura kavuşturmaktaydı. Bu şifahanede tedavi parasızdı ve haftada 2 gün şehirdeki hastalara parasız ilaç dağıtılırdı. Bir merkez etrafında toplanmış bulunan hasta odaları az personeline hizmet verilmesini sağlardı. Personel tüm odaları kolayca gözleyebilir. Gerektiğinde acil olarak hastaların yardımına koşardı.



Avrupa’da akıl hastalarının yakıldığı bir devirde, ruhsal hastalıkları olan kişilerin müzik ile tedavisi ve akıl hastalarının tecridi dahil gerekli her şey düşünülerek planlanan Edirne’deki II. Bayezid Darüşşifası, gerek ilk defa az personelle yüksek randıman almayı amaçlayan merkezi sistemi ve gerekse o döneme göre çok ileri hatta XVIII-XIX. yüzyıllardaki hastane yapılarına ışık tutacak kadar mükemmel olan havalandırma sistemini getirmesi açısından çığır açmış nadide bir yapıdır.


1652 yılında Edirne’ye gelen Evliya Çelebi, “Orada bir darüşşifa vardır ki, dil ile tarif edilmez ve kalem ile yazılmaz” diye bahseder II. Bayezid Bimarhanesi’nden. Evliya Çelebi anlatıyor: ”Böyle dikkat ve özenle yapılmış şifa yurdunun anlatılan odalarında çeşitli hastalıklara tutulmuş zengin ve fakir, ihtiyar ve genç doludur.Bazı odalarda ilkbaharda delilik mevsiminde Edirne'nin aşk denizi derinliğine düşmüş sevdalı aşıklar çoğalıp, hekimin emriyle bu tımarhaneye getirilerek altun ve gümüş yaldızlı zincirlerle kerevetlerine takılıp, her biri aslan yatağında yatar gibi kükreyip yatarlar...Kimisi havuz ve şadırvanlara bakıp kalender hülyası kabilinden sözler eder, nicesi dahi o kemerli kubbenin etrafında olan gülistan ve bağ ve bostan içindeki binlerce kuşların cıvıltılarını dinleyip, delilerin perdesiz ve ölçüsüz sesleriyle feryada başlarlar.”


Osmanlı Edebiyatında da akıl hastalarının müzikle tedavi edilmelerine yer verilmiştir: 16 yüzyıl şairlerinden Nev’i meşhur bir beyitinde;


Mihr ile dem-saz olup geçdik gurur-ı cahdanHasta-i ışkuz bize kanun ile timar olur

demektedir. Nev’i burada bir tedavi yöntemine atıfta bulunuyor: Melankoli hastalarına, psikolojik rahatsızlıklar geçiren kişilere darüşşifalarda (mec. Tımarhane) uygulanan su sesi ve müzikle tedavi. Bu tedavi, ortasında renkli sular fışkıran salonlarda çeşitli enstrümanlarla müzik dinletilmesi yolu ile hastanın sıkıntılarını atlatmasını amaçlayan bir uygulama idi. Avrupa ülkelerinde akıl hastalarının, içlerindeki cinleri çıkartmak (!) için yakıldıkları bir çağda Osmanlının kültür ve sanat merkezlerinde asırlarca uygulanan bu tedavi yöntemi günümüzde bile hala geçerliliğini sürdürmektedir.


KAYNAKLAR


1- Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

2- İslam Dünyasında Hastaneler, Levent Öztürk, İz yayıncılık, 2007

3- Temel Atılışının 500. yıldönümü Münasebeti ile Edirne’deki II. Bayezid Hastanesi, Bifaskop sayı 15, 1985



Bimarhane nedir?



Toptaşı Bimarhanesi (1873-1927)


Bimarhane Farsça bir sözcük, "bimar" hasta demek, "hane" ise bildiğiniz gibi "ev" demek; yani aslında hastahane demek. Maristan, bimaristan, bimarhane hatta darüşşifa aynı şeyi, genel bir hastaneyi ifade etmek üzere kullanılan farklı karşılıklar. 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarından itibaren eski darüşşifa binaları, yalnızca akıl hastalarını muhafaza etmek üzere kullanılmaya başlanmıştı. Bu tarihlerden itibaren "bimarhane" kavramının yalnızca delilerin konulduğu mekânı ifade eder şekilde kullanılır olduğunu görüyoruz.


Osmanlı devletinin 19. yüzyılda en önemli bimarhanesi, Süleymaniye Cami'nin de içinde bulunduğu külliyede yer alıyordu. Süleymaniye Bimarhanesi, özellikle 1842 yılından itibaren kademeli olarak bir değişim sürecine girdi. Bu tarihten itibaren Süleymaniye Bimarhanesi, yalnızca akıl hastalarına (kadın ve erkek olmak üzere iki kısma ayrılan) tahsis edildi. 1873 yılında hastalar arasında ölüme neden olan bulaşıcı bir hastalık gerekçe gösterilerek Toptaşı Bimarhanesi'ne taşındı. Hastalar geceyarısı kayıklarla Üsküdar'daki mekâna gizlice taşınmıştı. 1924 yılı ekim ayından itibaren de bu defa hastane, tüm hastalar ve personeliyle birlikte Bakırköy'e naklolundu.


Herkesin Bimarhanesi


Toptaşı Bimarhanesi, aslında "zamanının bir kurumu" idi. Çağdaşı pek çok hastane gibi, benzer zorluklarla yüz yüze gelmişti. Zorlukların başında, artan hasta nüfusu karşısında artmayan yatak sayısı ve bütçe meselesi geliyordu. Sorunların da çözüm önerilerinin de merkezinde yer alan konu kapasite meselesiydi. 

Bimarhane idarecilerine göre, kapasite sorununun çözümü için, artan hasta sayısı karşısında yatak ve personel sayısının arttırılması ve yeni koğuşlar/hasta odaları inşa edilmesi gerekiyordu. İnşaat masrafları için bulunması gereken tahsisatın yanı sıra, yatak kapasitesinin artırılması yani daha fazla hasta sayısı, ihtiyaçlar ve yeni personel alımı vb. nedenlerle bimarhaneye ayrılan ödeneğin de artırılmasını gerekirdi.


Öte yandan kapasite sorununun en önemli nedeni olarak, başka vilayetlerin akıl hastalarını Toptaşı'na göndermesi gösterilir. Toptaşı Bimarhanesi'nin, ilk yıllarında "İstanbul ve bilad-ı selase"deki hastalara ancak yetebileceği söylenirdi. Ancak ilerleyen yıllarda, Toptaşı Bimarhane'sinin "sadece İstanbul halkına hizmet vermesi gerekirken" ifadesi daha sık yer almaya başlayacaktı.


Kapasite sorununun bir diğer nedeni olarak da gayrimüslimlerin kendi bimarhanelerine koymaları gereken hastalarını Toptaşı'na göndermeleri gösterilir.


Toptaşı Bimarhanesi'nin kime ait olduğu sorusu bu noktada önem kazanmaktadır: Her şeyden önce Toptaşı, "hükümet bimarhanesi" (bimarhane-i amire) olması nedeniyle devletin (devlet/kamu tımarhanesi, public lunatic asylum); İstanbul'da bulunması nedeniyle İstanbul halkının (vilayet tımarhanesi-provincial lunatic asylum); Süleymaniye Bimarhanesi'nden devrolunan geleneksel hasta kabulü açısından düşünüldüğünde Dersaadet ve Bilad-ı Selase halkının (bölgesel tımarhane-regional lunatic asylum); çoğunluğunu Müslüman akıl hastaları oluşturduğu için Müslümanların (İslami tımarhane, islamic lunatic asylum); çoğunluğunu tüm vilayet ve taşralardan gönderilen akıl hastaları oluşturduğu, aynı zamanda Hristiyan ve Musevi dinlerinden hastaları da kabul ettiği için Osmanlı halkınındır (Osmanlı tımarhanesi- Ottoman lunatic asylum). Yine, çok geniş bir coğrafya ve kültürel, dinsel farklılıkları ile birlikte yönetsel olarak bir imparatorluk başkentinde yer alışıyla da, Toptaşı'nın "emperyal bir tımarhane" (imperial lunatic asylum) olduğu söylenebilir.


Erken dönemindeki iyimserlikler ve insani amaçlara rağmen, sınırlı maddi ve fiziksel imkânlarıyla Toptaşı, daha çok muhafazanın gerçekleştirildiği bir tür hapishane tipi bimarhane şeklinde çalışmıştı.

Hastalar farklı sınıfsal, dinsel ve mezhepsel kökenlere sahipti. Erkekler kadınlardan iki kat, Müslümanlar gayrimüslimlerden on kat fazla nüfusa sahipti. Orta sınıflar ve işsizlerin çoğunluğu oluşturduğu bimarhanede, her dönem için taşradan gelenler İstanbul halkından daha fazla yer tutardı.


Yazının tamamı için TIKLAYIN